Sophie’nin seçimi gibi

Kusura bakmayın ama aşağıda okuyacağınız satırlar benim utanarak yazdığım bir yazı olacak.

Hiç niyetim olmayan, ancak kamuoyu arzusu üzerine konuyla ilgili görüşlerimi son kez ifade edeceğim bir yazıdır.

Gerisi onların işi.

Galatasaray Spor Kulübü Derneği bu hafta sonu bir kez daha seçimlere gidiyor.

İki aday var.

Eşref Hamamcıoğlu ve Dursun Özbek.

Bana öyle geliyor ki ikisini bir araya toplarsanız tek bir aday yok ama maalesef durum bu.

Bu seçim aslında Galatasaray’ın içinde bulunduğu açmazı ve Galatasaray halkının içine düştüğü ilkesizliği göstermektedir.

Yakın zamana kadar “Dursun Kardeş” diyerek Dursun Özbek’in etrafında toplanan genel kurul üyelerinin çoğu, bugün Dursun Özbek’in karşısına çıkarak, “Hükümetin emriyle aday oldular. Ankara’nın adayı Galatasaray’ı satmak için geliyor” dedi.

Elbette genel kurul içinde geçmişte Özbek’i devirmeye çalışanlar, şimdi de Özbek cumhurbaşkanı yapmaya çalışanlar var.

Çok küçük bir azınlık pozisyonlarını koruyor.

Özbek’in siyasi bir talep üzerine adaylığına tepki o kadar büyük oldu ki Eşref Hamamcıoğlu aslında seçimi oynayarak kazanacaktı.

Ancak çok büyük bir hata yaptı.

Her ne sebeple olursa olsun Adnan Öztürk’ü yanına alarak Sportif A.Ş.’nin başına getireceğini açıkladı.

Bu durum toplumda büyük tepkiye neden oldu.

Adnan Öztürk’ün geleneksel ikircikli tavırları, her zaman Galatasaray’ın yanında olması ve birbirinin üzerine taş koymaması, Galatasaray’ı kişisel PR aracı olarak kullanması ve Galatasaray’a hiçbir zaman katkı sağlamaması, hatta ona umut bağlayanlar. sağlık nedenleriyle en kritik anda. Böyle bir şey söyleyerek onu terk etmesi ve seçimin iptali sırasında Burak Elmas ile bir araya gelip planlar yapması zaten yeterince tepkiye neden olmuştu.

Bunun üzerine Hamamcıoğlu takımına girdikten sonra Ünal Aysal ve İnan Kıraç ile yaptığı görüşmenin ve Galatasaray Eğitim Vakfı ile kulübün birleşmesi hakkında söylediği yalanların sızdırılması, kendisine ve İnan’a olan güvenin kırıntılarını ortadan kaldırdı. Kıraç’ın arkasında olduğu izlenimini vermek için toplantıyı sızdırdı. Kıraç’ın sert bir şekilde reddetmesi, zaten kötü olan Galatasaray’ın itibarını yerle bir etti.

Hamamcıoğlu için de büyük bir yük haline geldi.

Normalde Hamamcıoğlu’na oy verecek olan pek çok kişi, sırf Adnan Öztürk’ün varlığıyla Özbek oldu.

Hamamcıoğlu ve Öztürk’ün ortak noktası, kibirleri herkesin omuz silktiği bir konu.

Dursun Özbek ilk gün benim adayım olarak çıksaydı sorun olmazdı.

Ama çıkmadı. çıkmayacağını söyledi.

Çünkü Ankara’dan bir bakan aradı ve “Gitmeyin. Burak Elmas serbest kalacak. Sizi Federasyona götüreceğiz” dedi.

Ancak koşullar Elmas’ın yeniden aday olması için pek uygun görünmeyince Özbek’e ‘Aday ol’ talimatı verildi.

“Ol” dediler ve oldu.

Sonra bir büyük hata daha yaptı.

Tecrübesi olmayan ve kazanma şansı olmayan Metin Öztürk’ü de yanına aldı.

Tüm personeliyle birlikte.

Bu kendi takımında çatlaklara neden oldu.

Erden Timur ve Ali Yüce listeden çıkarıldı.

Daha önce kendisine karşı çıkanların desteğini almak için Terim’i geri getirebileceği imajını yaratmaya çalıştı.

Yönetim listesini oluşturmak için yönetimine almak istediği kişilere karşı siyasi baskı kurdu.

Arkasındaki siyasi desteği olumlu bir şey olarak gördüğü için bununla övündü, saklamadı.

Sattığı ve sonraki yönetimin geri aldığı Florya arazisi üzerinden yeni projelerden bahsetmeye başladı, sanki Galatasaray’ın mal varlığını ne pahasına olursa olsun satan ve geçmişte kendi döneminin kaybını telafi eden o değilmiş gibi. .

Belli ki bu toprak, kendisinin ve yandaşlarının iştahını kabartmıştı.

Galatasaray’ı bir spor kulübü olarak değil, babasından miras kalan bir gayrimenkul şirketi olarak gördü.

En acısı ise cebinden cüzdanını çıkarıp sallayarak kulübün mali durumunu nasıl toparlayacağını soran Galatasaraylı taraftarlar oldu.

Daha da kötüsü, önündeki görevli sallanan cüzdanı alkışladı.

Cüzdanını sallarken, başkanlığını yaptığı kulübe yüksek faizli kredileri olduğunu unuttuğunu ve bu borcu kulübünün malvarlığına haciz koyarak haciz yoluyla tahsil ettiğini düşündü.

Ve açıkçası, cüzdanı alkışlayanlar bunu unutmuştu.

Üstelik banka birliği anlaşması ve yeni spor kanunu nedeniyle kimsenin kulübe cüzdanını açamayacağını bilmiyorlardı.

Aslında kendine ait bir tek projesi bile olmayan Özbek, Erden Timur’un tek destekçisi. İyi bir Galatasaray taraftarı olan Timur’un Galatasaray için geliştirdiği projeleri kendi projeleri gibi pazarlar. Özbek gölgesi altında Erden Timur’a yazıklar olsun.

Sonuçta Galatasaray bu şartlar altında Cumartesi günü seçimini yapacak.

“Belki bizi kurtarırlar” diyerek siyasete girişini ve sizin gözünüzdeki cüzdan anlayışını onaylayacaklar ve Türkiye’nin kaderini paylaşacaklar.

Ya da “Bu kulübü yönetmeleri mümkün değil ama en azından biz bağımsızlığımızı koruyacağız. Aç yatıyoruz ama gururlu duruyoruz. Batıya penceremizi açık tutacağız” diyerek, Hamamcıoğlu’nun sıkışıp kaldığında Dursun Özbek gibi davranmayacağını umarak, zor bir döneme girmeye hazır olacak.

Galatarasay kalırsa, umarım bir daha böyle bir seçim yapmak zorunda kalmaz.

“Umurumda değil, bu hale getirdiler” demeyi çok isterdim ama maalesef yapıyorum.

Çok fazla değer veriyorum.

Çünkü ne Türklüğümden ne de Galatasaray desteğimden vazgeçebilirim.

İkisi de kalbimi kırıyor.

Kesinlikle.

Tribünlerde oynayanlar kulüpleri ve ülkeleri mahveder.

Elbette tribünün desteği güzel ama bu tribünün istediğini yaparak değil de doğru olanı yapıp başarıya ulaşmakla geliyorsa.

Nokta.

Dün yeni bir ekonomik karar açıklandı.

Sonra kimsenin anlamadığı bir karar geldi.

Faize faiz dememek için yeni bir araç icat edildiğinde herkes konuyu gördü.

Aslında yeni bir şey yok.

Gelire endeksli senetler dedikleri ama henüz açıklayamadıkları buna benzer bir “şey” Türkiye’de denendi ve uygulandı.

Hem de iki kez.

“Tasarruf Faturaları” olarak adlandırıldı.

Birincisi İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanlığı döneminde.

Dünya Savaşı sırasında 1941’de çıkarılan bir kanunla.

Devletten 4 lira 75 kuruşa 5 liralık tahvil alıyordunuz.

6 ay sonra bonoyu alıp 5 TL’nizi geri alıyordunuz.

Belirtilmemiş avans faizi.

İkincisi, 1961 seçimlerinden hemen önce Darbe Hükümeti’nin çıkardığı tasarruf bonolarıdır.

Bu bağlar tam bir felaketti.

Burada ayrıntılarıyla anlatamayacağım bir şekilde “zorla” yani “zorla” halka satıldı.

Çok sıkıntı yarattı, bir süre sonra kağıt piyasası oluştu, çok değer kaybetti ve Banker Kastelli ve benzerlerini doğuran bir piyasa yarattı.

Dönemi geldiğinde bu tahvillerin kuponlarını keserek harçlık kazanmaya çalıştığımı hala hatırlıyorum.

Genel sonuç, ekonomiyi olduğundan daha kötü hale getirmeleri ve uzun vadeli sorunlar yaratmalarıdır.

Kimseye fayda sağlamadı.

Faiz faizi dememek için icat edilen döviz korumalı mevduatın faiz oranı son gelişmelerle birlikte yüzde 70’e yaklaştı.

Faiz demekten 50 puan fazla ödeyen tek ekonomi bizimki olmalı.

Döviz korumalı mevduata dönüşen çok fazla döviz mevduatı yoktur.

Bu şekilde sadece TL mevduat koruma altına alındı.

Bunun toplam tutarının 1 trilyon TL civarında olduğunu biliyoruz.

Döviz kurundaki son artışla birlikte, korunan mevduatlara ödenecek paranın yaklaşık yüzde 14 faiz artı kur farkı olarak yüzde 70’e ulaşacağı hesaplanıyor.

Yani 1 trilyon liralık mevduat için 700 milyar dolar ödenecek.

Bunun 98 milyar TL’si bankalar, 602 milyar TL’si Hazine tarafından ödenecek.

Yani faize faiz dememek için zenginin bankada tuttuğu paraya fakirin vergisinden 602 milyar TL verilecek.

Sence bu biraz pahalı bir kelime değil mi?

Akrobata bakmadığımızda.

Leave a Reply

Your email address will not be published.